İnsanlarla konuşuyorsun… herkes haklı.
Dinliyorsun… herkes kendince doğru.
Soruyorsun… kimse hata yapmamış.
Ama ortada değişmeyen bir gerçek var:
Bu kadar haklının olduğu yerde, bu kadar yanlış nasıl birikiyor?
Hayatın en garip çelişkilerinden biri bu.
Kimse “ben yanlış yaptım” demiyor.
Herkesin bir bahanesi, bir açıklaması, bir savunması var.
Ve ne hikmetse herkes kendi hikâyesinde masum.
Peki o zaman kırılan kim?
Kaybedilen ne?
Yıkılan ilişkiler, dağılan dostluklar, bozulan güven… bunları kim yaptı?
Cevap basit ama ağır:
Herkes biraz yaptı.
Çünkü insan, olanı olduğu gibi değil, taşıyabildiği gibi hatırlıyor.
Ağır gelen kısmı atıyor, işine gelen kısmı tutuyor.
Kendini temize çekerken karşısındakini büyütüyor.
Kendi hatasını “şartlar” diye açıklıyor.
Başkasının hatasını “karakter” diye yargılıyor.
Kendi susuşunu bile “sabır” diye paketliyor.
Ama başkasının susuşunu “umursamazlık” sayıyor.
Böyle böyle herkes kendi içinde haklı kalıyor.
Ama ilişkilerin içinde bir şey yavaş yavaş eksiliyor: güven.
Çünkü kimse tek başına bir hikâye yaşamıyor.
Her olay iki taraflı, her kırılma ortak.
Ama anlatılırken bu ortaklık bölünüyor.
Bir süre sonra geriye şunlar kalıyor:
İki farklı gerçek, iki farklı mağduriyet, iki farklı “ben”.
Ve en tuhafı şu:
Herkes kendini anlatırken ikna edici, ama kimse birbirini dinlerken tam anlamıyla açık değil.
Belki de sorun burada başlıyor:
İnsanlar haklı kalmaya çalışırken, birbirini anlamayı kaybediyor.
Çünkü “haklı olmak” kolay.
Ama “ben de pay sahibiyim” demek zor.
İşte bu yüzden aynı hikâyenin sonunda hep aynı cümle kalıyor:
Herkes masum… ama ortada kırılmış bir hayat var.
Vicdan ve Akıl Sahibi Olanların Öncü, Etkin ve Yetkin Olması Dileğiyle.
Yorumlar